Dünya genelinde enerji içeceği ve takviye gıda sektörünün temel hammaddelerinden biri haline gelen guarana, sunduğu yüksek kazanç potansiyeliyle küresel tarım ticaretinin yeni gözdesi oldu. Kahveden çok daha güçlü ve uzun süreli etki gösteren doğal kafein (guaranin) içeriği sayesinde uluslararası piyasalarda stratejik bir ürün olarak konumlanan guarana, yatırımcılar tarafından “altından değerli tarım ürünü” olarak tanımlanıyor.

Ancak bu yüksek katma değerli ürün, iklim koşulları nedeniyle Türkiye’de açık alanda üretilemiyor. Bu durum, iç pazarda guaranayı tamamen ithalata dayalı bir ürün haline getirirken, büyüyen küresel talep Türkiye açısından dikkat çekici bir dış ticaret kalemi oluşturuyor.


Güney Amerika Ekonomileri İçin Stratejik Ürün

Guarana üretiminde dünya lideri olan Brezilya, başta olmak üzere Güney Amerika ülkeleri için bu bitki, sadece tarımsal bir ürün değil; aynı zamanda stratejik bir ihracat kalemi konumunda bulunuyor. Guarana, tarladan çıktığı haliyle değil, işlendikten sonra gerçek değerine ulaşıyor.

Tohumlarından elde edilen guaranin özütü;

gibi birçok sektörde ana hammadde olarak kullanılıyor. Tarım ekonomistleri, guarananın sanayi sürecinde kazandığı katma değerin, klasik tarım ürünleriyle kıyaslanamayacak kadar yüksek olduğunu vurguluyor.


“Geleceğin Hammaddesi” Olarak Görülüyor

Küresel sağlık ve performans odaklı tüketim trendleri, guaranaya olan talebi her yıl daha da artırıyor. Uzmanlara göre bu bitki, yalnızca bir tarım ürünü değil; çok sektörlü bir ekonomik ekosistemin merkezinde yer alıyor.

Türkiye’nin tropikal iklim kuşağında yer almaması nedeniyle üretim dışında kaldığı bu alanda, çözüm olarak teknolojik tarım yatırımları öne çıkıyor. Özellikle:

guarana için alternatif üretim modelleri olarak değerlendiriliyor.


Türkiye İçin Keşfedilmemiş Bir Fırsat mı?

Uzmanlar, Türkiye’nin bu yüksek katma değerli üründe tamamen dışa bağımlı olmasının uzun vadede ciddi bir maliyet oluşturduğunu belirtiyor. Buna karşın, yerli yatırımcılar için guarana; henüz keşfedilmemiş, yüksek getirili bir niş pazar olarak görülüyor.

Doğru teknoloji ve planlamayla, Türkiye’nin bu “geleceğin hammaddesi”ne yönelik bağımlılığını azaltabileceği ve hatta uzun vadede bölgesel bir üretim üssü haline gelebileceği değerlendiriliyor.